top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıUnal&Partners

Anayasa Mahkemesine Yapılan Bir Bireysel Başvuru Kararının Kısa Bir İncelemesi

Güncelleme tarihi: 11 Nis 2022



24/05/2016 tarihli, 2016/10023 numaralı Anayasa Mahkemesi’ne başvuru, 28/12/2021 tarihinde karara bağlanmış ve 10 Şubat 2022’de resmi gazetede yayınlanmıştır. Başvuru, sulhname imzalandığı gerekçesiyle, davanın esasının incelenmemesi nedeniyle, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası ile gerçekleştirilmiştir.


Başvurucu, Siirt’te ikamet ederken, terör olayları sonucu köyünü terk etmek zorunda kaldığını ileri sürerek, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında, zararlarının karşılanması amacıyla, Siirt Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonu’na başvurmuştur. Başvurucu, sadece tapulu taşınmazların dikkate alınacağını, tapusu bulunmayan taşınmazların hesaba katılmayacağını bildiren bilirkişi raporuna itiraz etmiştir ve yeniden keşif yapılması talebinde bulunmuştur. Zarar Tespit Komisyonu ise, başvurucuya, başvurucunun babasından miras kalan mal varlığı nedeniyle, miras hissesi oranında tazminat ödenmesine 20/05/2014 tarihinde karar vermiştir. Zarar Tespit Komisyonu, 13/11/2014 tarihli davetiye ile, otuz gün içerisinde sulhnamenin imzalanması gerektiğini, aksi taktirde sulhnameyi kabul etmemiş sayılacağını başvurucuya bildirmiştir. Başvurucu ise, zararın eksik tespit edildiğini, eksik tespit edilen mallardan dolayı zarara ilişkin haklarını saklı tuttuğunu beyan ederek sulhnameyi kabul etmiştir. Başvurucu bunun üzerine, 19/01/2015 tarihinde, İdare Mahkemesi’nde, Zarar Tespit Komisyonu’nun sadece babasından kalan tapulu mal varlığı için zarar hesaplaması yaptığını, şahsına at olup tapusu bulunmayan ev ve eklentilerin dikkate alınmadığını, köyünde toplamda 115 ev bulunduğunu, bunların sadece 15-20 tanesinin tapuya kayıtlı olduğunu belirterek dava açmıştır. Davalı idare ise savunmasında, başvurucunun sulhname imzaladığını, bu nedenle dava konusu edilebilir bir uyuşmazlığın bulunmadığını savunmuştur. Mahkeme, 10/07/2015 tarihinde davayı reddetmiş, sulhname imzalanmasının uyuşmazlığı ortadan kaldıracağını, eksik ödendiği ileri sürülen zarar kalemlerinin karşılanmadığı gerekçesiyle dava açılamayacağını gerekçe göstermiştir. Başvurucu ise bu kararı Bölge İdare Mahkemesi önüne götürmüştür. İtiraz dilekçesinde, Danıştay içtihadına göre ihtirazi kayıtla dava açılmasının mümkün olduğunu belirtmiştir. Aynı zamanda, ayrıca sulhnameye ihtirazi kayıt konulmasına müsaade edilmediği için sulhnameyi imzalamak zorunda kaldığını ancak ihtirazi kaydın ayrı bir dilekçe ile idareye bildirildiğini ifade etmiştir. Bölge İdare Mahkemesi ise, 06/01/2015 tarihinde itirazı esastan reddetmiştir. Başvurucu, karar düzeltme yoluna başvurmuş ise de karar düzeltme istemi, Bölge İdare Mahkemesi’nin 01/03/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 02/05/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu bunun üzerine, 24/05/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa mahkemesi, uygulanabilirlik yönünden değerlendirmesinde, ilgili kanunun terörle mücadele kapsamında ortaya çıkan malvarlığı zararlarının karşılanması amacıyla getirildiği ve ilgili maddede tapulu-tapusuz taşınmaz ayrımı yapılmadığı gerekçesiyle, başvurucunun tazminat talebine yöneltilen kanuni temelden yoksundur savunmasını uygun bulmamıştır. Tazminat taleplerinin medeni hukuk karakterli olduğunu ifade ederek, ilgili uyuşmazlığın adil yargılanma hakkı kapsamında olduğu sonucuna varmıştır. Yine mahkeme kabul edilebilirlik yönünden incelemesinde, başvurunun kabul edilebilir olduğu kanaatine varmıştır.


Esas yönünden incelemesinde mahkeme, mahkeme hakkının adil yargılanma hakkının gerekçelerinden biri olduğunu, mahkeme hakkının; mahkemeye erişim hakkını, karar hakkını ve kararın icrası hakkını içerdiğini, mahkeme hakkının, Anayasa’nın 40. Maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkıyla yakından ilişkili olduğunu, etkili başvuru hakkının; anayasal bir hakkın ihlal edildiğini ileri süren herkese hakkın niteliğine uygun olarak iddialarını inceletebileceği makul, erişilebilir, ihlalin gerçekleşmesini veya sürmesini engellemeye ya da sonuçlarını ortadan kaldırmaya elverişli idari ve yargısal yollara başvuruda bulunabilme imkanının sağlanması olduğunu, AİHM kararından (Emin Arda Büyük) alıntılayarak, “mahkemenin önündeki uyuşmazlığı karara bağlarken taraflardan birinin iddia ve savunmasına bağlı kalarak buna karşı diğer tarafın öne sürdüğü esaslı itirazları tartışmadan yargılamayı sonuçlandırması halinde -ortada şekli anlamda bir karar bulunsa bile- gerçek anlamda bir yargılama yapıldığından bahsedilemeyeceği, bu durumda uyuşmazlığa karşı yargı yolunun teorik olarak açık olmasının pratikte bir anlam ifade etmeyeceğini, böylece mahkeme hakkının ve dolayısıyla adil yargılanma hakkının bir yanılsamadan ibaret kalacağını” belirtmiştir.


Mahkeme ek olarak, Anayasa’nın 36. Maddesi veya diğer herhangi bir maddesinin, kişilerin adil yargılanma hakkının güvencelerinden feragat edilmesini yasaklamadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, kişilerin mahkeme hakkından feragat etmesinin kural olarak mümkün olduğunu ifade eden mahkeme kararı, adil yargılanma hakkının güvencelerinden feragat edilmesinin Anayasa’ya uygun olabilmesi için, feragat iradesinin açık olmasının ve sonuçlarının kişi yönünden makul olarak öngörülebilir olmasının yanında, asgari usul güvencelerinin de sağlanmış olması gerektiğini, ayrıca adil yargılanma hakkından feragat edilmesinin meşru olmaktan çıkaran üstün bir kamu yararının bulunması gerekliliğini de belirtmektedir.


Bu ilkeler ışığında Anayasa Mahkemesi, başvurucunun ilk davayı açmasındaki temel sebebin, başvurucunun şahsına ait ev ve eklentilerinin yıkılmasından kaynaklanan zararın karşılanmamış olduğunu, ancak mahkemenin sulhnameyi sebep göstererek talebin esasını karara bağladığını, dolayısıyla mahkeme hakkına bir müdahalenin bulunduğunu belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, 5233 sayılı Kanun’un, 12. Maddesinin, başvurucunun mahkeme hakkından feragati olarak yorumlanabileceğini, kaldı ki Hüseyin Gönek ve Şahin Toprak (No:2015/4683 sayılı) kararında, sulhname imzalanmasının ardından uyuşmazlığın artık yargıya taşınmasının mümkün olmadığı sonucuna vardıklarını belirtmiştir. Diğer taraftan Mahkeme, örneklenen ve sulhname imzalanmış olması nedeniyle mahkemece kabul edilemez bulunan başvurularından somut olaydaki durumun, başvurucunun komisyona başvurarak Alt Bilirkişi Komisyonunun şahsına ait ev ve müştemilatının dikkate alınmamasından şikayetçi olması gibi sebeplerle farklı olduğu kanaatine varmıştır. Çünkü mahkeme başvurucu, idareye başvurarak şahsına ait ev ve müştemilatı için de tazminat hesaplanması talebini idareye iletmiştir. İkincil olarak, Zarar Tespit Komisyonu’nca başvurucuya gönderilen davetiyeden sonra başvurucunun otuz günlük süre içinde, şahsına ait ev ve müştemilatı yönünden haklarını saklı tuttuğunu idareye bildirilmiştir. Bunun yanında Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sulhnameye çekince koymaya çalışmak istediği, ancak buna izin verilmediği yönündeki beyanının da dikkate alınması gerektiği görüşündedir. Bununla birlikte mahkeme, tazminat tutarının ödenebilmesi için sulhnamenin imzalanmasını makul bulmuş ve mahkeme hakkından feragat edilmediği fikrine varmıştır. Bu doğrultuda, başvurucunun şahsına ait ev ve müştemilatının yıkılmasından kaynaklanan zararlar yönünden başvurucunun tazminat talebinin esasın incelemiş olması sebebiyle mahkeme hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.


Başvurucunun, yargılanmanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını, Ferat Yüksel kararı bağlamında incelemiş, başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğunu ifade etmiştir. Son olarak Anayasa Mahkemesi, 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesinde bireysel başvuruya özel olarak düzenlenen, ilgilinin talebini beklemeksizin ve diğer benzer hukuki çözüm yollarından farklı olarak ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesinde, ilgili mahkemenin bu konuda takdir yetkisinin olmadığını da belirterek, hukuki yarar olduğunu ifade etmiştir.


Sonuç olarak Mahkeme, incelenen başvurunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiğine, ancak makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna, Anayasa’nın 36. Maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere idare mahkemesine gönderilmesine, başvurucunun tazminat talebinin reddine, oybirliğiyle karar vermiştir.




Ünal § Partners Ekibi

5 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page